cay mı, kahve mi?
YEMEN ŞEHİTLERİMİZ
YEMEN
80 YIL ÖNCE
BENİM ÖĞRETMENİM İBRAHİM ÖZ
biyografi
AHMET ARI
BİYOGRAFİ
HASİP AKÇORA (HASİP EFENDİ)
ÇANAKKALE
ASİL KAN Çocukluğumdan beri hep gitmek istemişimdir Çanakkaler17;ye. İlkokul öğretmenim anlatırdı: r0;Çanakkaler17; de 250.000 şehit verdik. Ölüme koşarak giden yiğitler sayesinde bu topraklarda rahat rahat yaşıyoruz, onlara minnet borçluyuz.r1; derdi. Seyit Çavuşr17;tan bahsederdi. Yaklaşık 270 kiloluk topu tek başına yerleştirip, İngiliz gemisinin dümenini nasıl parçaladığını anlatırken ağlardı, onunla beraber biz de ağlardık. Aradan yıllar geçti, bendeki Çanakkale özlemi hiç bitmedi, giderek daha da büyüdü. Bu destanın yazıldığı topraklara gitmek geçen yıl nasip oldu. Şavaşın yapıldığı bölgeye girer girmez, gururla hüzün karışımı bir duygu sarıyor insanı, yüzünüzden kan çekiliyor. Rehberin anlattıkları yüreğinizin ta ortasından vuruyor sizi. Arburnur17;nda, Conkbayırır17;nda, Seddülbahirr17;de Gelibolur17;da kısacası, her karış toprağında destanlar yazmış bu asil milletin yiğit evlatları. Dünyanın (sözde medeni) devletleri, gemileriyle, uçaklarıyla, sömürgeleriyle kısacası, her şeyleriyle Çanakkale önlerine gelmişlerdi. Savaşı kazanacaklarından o kadar emindiler kir30; Ama bu fizikî üstünlük onlara savaşı kazandırmayacak, tam aksine tarihlerinde ki en ağır yenilgiyi tattıracaktı. Çünkü karşılarında fazilet için, vatan için, namus için, haysiyet için canlarını vermeye hazır, asil ruhlardan oluşmuş bir ordu vardı. İki taraf arasındaki fark, sadece bununla sınırlı değildi. İngiliz anaları oğullarını askere göndermemek için mazeret ararken; kocasını, kardeşlerini ve iki oğlunu önceki savaşlarda şehit vermiş Hatice Nine, elinde kalan son evladını da r0;Eğer şu minarede okunan ezan dinecekse, vatana düşman çizmesi girecekse, namusumuza el sürülecekse, şehit olmadan gelirsen hakkımı helal etmem!r1;diyerek gönderiyordu. Bir tarafta savaştan kaçmak için bilerek ayağını kıran İngiliz askeri; diğer tarafta ise isabet eden şarapnel parçasından kopmak üzere olan sağ kolunu göstererek: r0;Komutanım ne olur bu kolumu hemen koparın da diğer kolumla arkadaşlarıma yardıma gideyim!r1; diyen bir Türk askerir30; İngiliz Üniversitelerinde eğitim olanca hızıyla devam ederken ve sörler savaştan hiç etkilenmezken, İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi 1921 yılında mezun vermemiştir. Çünkü bütün doktor adayları Çanakkaler17; de şehit düşmüştür. İngilizler Türk esirleri diri diri yakarken ve ilaçlı sularla gözlerini kör ederken; Türklere esir düşmüş İngiliz askeri at üstünde, onları esir alan bu kahraman Türk askeri yaya yürümektedir. İngiliz askerlerin yemekleri ve suyu gayet muntazam verilirken, Türk Askerinin 24 saatte yiyebildiği, sadece yarım bayat ekmekti. Tüm bunların sonucunda zaman İngilizler ve işbirlikçilerini r1;istilacır1;, Mehmetçikr17;i r1;Kahramanr1; yapacaktı. Bizler, bu kahraman ecdadın torunları olarak, her zaman, her yerde kutsal değerlerimiz için yine can vermeye hazırız. Nesiller, coğrafyalar değişse de bu milletin vatanına olan sevdası bitmez. Çünkü biz biliyoruz ki muhtaç olduğumuz kudret damarlarımızdaki asil kanda mevcuttur.
r0;ÇANAKKALE,ölmesini bildikleri için yaşamaya hak kazanan r1;Mehmetçikr1; adıyla sembolleştirilen aziz vatan evlatlarının bir haysiyet mücadelesidir.r1;
r0;ÇANAKKALE,Balkan hezimetinden dolayı bir daha ayağa kalkamaz denilen bir milletin bütün dünyayı hayretler içinde bırakan bir diriliş destanıdır.r1;
EĞİTİM SÜRECİNDE SORUMLULUK PAYLAŞIM
Eğitim Sürecinde Sorumluluk Paylaşımı
Eğitime ayrılan kaynakların karşılığının alınabilmesi için, ilgili tarafların her birinin üzerlerine düşeni tam olarak yapması gerekir.
Eğitim bir şirkette yolunda gitmeyen işleri düzeltmek için başvurulan araçlardan sadece biridir. Bir şirketin performansını temelde r0;kurumsallıkr1;, r0;süreçr1; ve r0;performansr1; sistemleri belirler. Eğitim ise, performans sistemi içinde yer alan, çalışanların iş yapma becerileri ve ilişki kurma biçimleriyle ilgili sorunların çözümünde etkili olur.
İş sonuçlarında fark yaratan etkili bir eğitim yalnızca eğitim kurumunun üstesinden geleceği bir iş değildir. Eğitimi alan kuruluşun insan kaynakları bölümü ve üst yönetimi de bu sürecin içinde yer almalıdır. Eğitim, ancak ilgili tarafların her birinin üzerlerine düşeni tam olarak yapmasıyla gerçekçi ve anlamlı olabilir ve ayrılan kaynakların karşılığı alınabilir. Eğitim sonuçlarının ölçülmesi, etkinliğin ve gerçekçi bir stratejinin güvencesidir.
Şimdi eğitim sürecinin paydaşlarını tek tek ele alalım:
1. Eğitimi alan kuruluşun yönetimi : Şirketin üst yönetimi insan kaynakları bölümünü stratejik bir ortak olarak görmeli ve eğitim sürecine katılmalıdır: r6; Eğitim talebinin gerçekliğini sorgulamalı, r6; Eğitimi desteklemeli, sonuçlarını izlemeli ve örnek olmalı, r6; Eğitim sonuçlarına performans değerlendirmesinde yer vermeli, r6; Eğitim sonuçlarının ölçülmesini talep etmelidir.
2. Eğitimi alan kuruluşun insan kaynakları : Eğitimden beklenen sonuçları almak için insan kaynakları bölümleri eğitim öncesinde gerekli hazırlıkları gerçekleştirmelidir: r6; Eğitim ihtiyaç analizi yapmalı, programları, performans sonuçları doğrultusunda seçmeli, r6; Katılımcıları, en az bir ay önceden, neden seçildikleri, kendilerinden ne beklendiği ve eğitimin yararları hakkında bilgilendirmeli, r6; Üst yönetimin, duyuruları imzalamak, açılış ve kapanışa katılarak kısa bir konuşma yapmak şeklinde desteğini sağlamalı, r6; Eğitim kuruluşunu titizlikle seçmeli ve işbirliği yapmalıdır.
3. Eğitimi veren kuruluş : Başarısız bir eğitim insan kaynakları bölümünün itibarına da büyük ölçüde zedeler. İş sonuçlarına yansıyan başarılı bir eğitim için doğru eğitim kuruluşu seçilmelidir: r6; Eğitim kuruluşu, program içerikleri ve malzemelerini sürekli güncelleştirerek geliştirmeli ve eğitimcisine destek vermeli, r6; Eğitim yatırımlarının etkinliğinin saptanması için, aynı şirket içindeki farklı gruplara verilen eğitimler standart olmalı ve r16;eğitimci el kitaplarır17; bulunmalı, r6; Yardımcı eğitim malzemeleri verilen eğitimlerle birebir ilişkili olarak hazırlamalı, r6; Kaynakların heba olmasına neden olan, kültürel gerçeklerle uyuşmayan, pahalı ithal eğitim programları yerine yerel, kurum ihtiyaçlarını göz önüne alan, kaliteli eğitim programları sunmalı, r6; Eğitimci kadrosunun özgeçmişi, deneyim ve birikimi yetkin olmalı.
4. Eğitim kuruluşuyla işbirliği : Doğru eğitim kuruluşu seçildikten sonra: r6; Standart bir program içeriğinin şirketin ihtiyaçlarıyla bütünleşmesi için, eğitimcilerle birlikte hazırlık çalışmaları yapılmalı, r6; Eğitimin başarısı için r0;içerikr1;, r0;sürer1; ve r0;katılımcı sayısır1;na dikkat edilmelidir. Seçilen katılımcıların bilgi düzeyi, işlenecek konu sayısı, amaca uygun süre ve katılımcı sayısı belirlenmelidir.
5. Eğitimin katılımcıları : Katılımcı, eğitim programını, işten uzaklaşma veya bir tatil olarak değil, değişen dünyaya ayak uydurmaya olanak sağlayacak bir gelişim fırsatı olarak görmelidir. Bunun için de, programın amacını gerçekleştirmek üzere kendini fiziksel ve zihinsel olarak hazırlamalıdır.
Eğitimlerin etkinliğini gerçekleştirmek için tarafların üstlerine düşen görevleri özetledik. Bu görevlerin hakkıyla yerine getirilmesinin en önemli güvencesi eğitimlerin etkilerinin ölçülmesidir. Ölçümü gerçekleştirecek olan eğitim kurumunun çabası insan kaynakları bölümleri tarafından desteklenmeli, şirket içinde yapılan performans değerlendirmelerine dayanarak eğitimin yarattığı fark saptanabilmelidir. Ayrıca yönetimler de, şirket içindeki her bölümün işin kârlılığına katkısının hesaplanması için gerekli sistemin kurulmasına önayak olmalıdırlar. Eğitimlerin gerek bireyler ve gerekse kurum düzeyinde iş sonuçlarına ne ölçüde yansıdığı ve bu sonuçların şirketin kârlılığına katkıları ölçülüp hesaplanabildiği oranda eğitimlerin etkinliğinden söz edebilmek mümkün olacaktır.
Prof. Dr. Acar Baltaş ACAR BALTAŞ HOCADAN ALINTI
Esmaül- Hüsna
HADİM’ÜL HARAMEYN
HADİM’ÜL HARAMEYN
Yavuz Sultan Selim Han, Osmanlı Sultanları içinde saltanatı en kısa süreli olan padişahlardan biridir. Bu kısa saltanat süresi içinde yaptığı işler çok büyüktür. Kendisi, adaletlidir, celallidir, sert bir mizaca sahiptir. Der ki: "Dünya iki sultana az, bir sultana çoktur." Sekiz yıllık saltanatında Asya ve Afrika seferlerini tamamlayan Yavuz, sıranın Avrupa'ya geldiğini söyler ve bunun için hazırlıklara başlar. Yavuz'un Avrupa seferi için hazırlandığını haber alan Papa, bütün Avrupa kiliselerinde ayinler yaptırır. Baştan sonra Avrupa'yı korku sarar. Işte bu Yavuz Sultan Selim Han, Mercidabık Zaferi'ni kazanmış ve Memlüklüler'i tarih sahrasından silmiştir. O zamanlar Hilafet makamı Memlüklüler'in elindeydi. Mercidabık zaferinde Halife de esirler arasındaydı. Yaklaşık olarak 900 yıl geçtikten sonra Hilafet Osmanlılar'a geçiyordu. Mercidabık zaferinden sonra yürüyüşe devam eden Yavuz Halep şehrine girer ve ordusunu burada konaklatır. Ilk Cuma Halep Camii'nde kılınır. Yavuz namazını en ön safta kılacaktır. Hatip Cuma hutbesini okumak için hutbededir. O zamana kadar bütün Islam memleketlerinde Cuma hutbesi halifenin sıfatları sayılarak okunuyordu. Sıfatlarının başında; Hakim'ul Harameyn... Hutbedeki hatip de Yavuz için hutbe okur ve Hakim'ul Harameyn demesiyle, Yavuz Sultan Selim hatibe müdahalede bulunur. Ne münasebet biz Hakim'ül Harameyn değil, ancak Hadim'ül Harameyniz der ve önündeki seccadeyi kaldırarak göz yaşları içinde toprağa secde eder. Koca Yavuz ağlıyordu... Rasululah (Sallallahu Aleyhi Vesellem)'in 74. Halifesi olarak o mukaddes makam Yavuz'u duygulandırmış, Resulullah'ın vekili olmak Yavuz'u ağlatmıştı. Hatip'in kendisini Mekke ve Medine'nin hakimi olarak zikretmesinden haya etmiş ve kendisini ancak o mukaddes yerlerin hizmetçisi olarak görebileceğini söylemiş, hatipin hitabını saygısızlık kabul etmiş ve onun için ağlayarak secdeye kapanmıştır.
Neresinden bakarsanız bakın Osmanlı muhteşemdir. Bir gelmiştir, pir gelmiştir. Allahû alem böyle bir devlet bir daha gelmez. Bize düşen onları iyi anlamak ve onlardan öğrendiklerimizi günümüze uygulamaktır. Yavuz Sultan Selim Han'dan alacağımız dersin başında edep ve saygı gelir. Allah’a Rasulü’neve mukaddes değerlere gösterdiği saygı ve edebin karşılığı olarak, ona ne büyük bir lütuf da bulundu. Yavuz, edebinden secdeye kapandı; Allah (Celle Celaluhu) da bütün dünyayı onun önüne serdi... "...Bana yürüyerek gelene, ben koşarak giderim..." "...Ben onun işiten kulağı, gören gözü olurum..." Allah’a gösterdikleri itaatin karşılığını gördüler.
Allah’a itaatkar ol, dünyaya vezir ol. Allah’dan başkalarına itaat et, rezil ol.
Abdülezel Paşa
1827 yılında Hadim'de doğan Abdülezel Paşa, 1843 yılında askeriyeye katıldı. Kırım, Karadağ, Girit, Sırb, Plevne savaşları başta olmak üzere 26 kez savaşta mücadele etti ve 9 adet madalya, sayısız nişan aldı. Osmanlı zamanında birçok görevde bulunan Abdülezel Paşa 17 Nisan 1897 yılında Yunan Savaşı'nda şehit oldu.
DİNİN KEMALE ERMESİ VE AHKAMIN DEĞİŞMESİ
Resul-i Ekrem (sav), Veda Haccı için Arafat'ta iken, "Bugün dininizi kemale erdirdim ve üzerinizdeki nimetimi tamamladım. Din olarak sizin için İslam'ı seçtim ve ondan razı oldum" (El Maide Suresi: 3) ayet-i kerimesi nazil olmuştur. Dinin kemale ermesinden maksad; insanların ihtiyaç duyacakları zaruri, haci ve diğer ahkamla ilgili nassların tamamlanmasıdır. Hakkında nass bulunmayan konularda ictihad yapılması da kemalata dahildir.(1) Çünkü teferruat kabilinden olan meselelerin sonu yoktur ve sayıyla ifade edilmeleri mümkün değildir. Usul ulemasının, "Mevrid-i nass'da ictihada mesağ yoktur"(2) hükmünde ittifak ettiği malumdur. Zamanın değişmesine tabi olan ahkam, örf ve adetle sınırlıdır.(3) Bu tesbitten sonra, "Fıkıh ilminin keyfiyeti, gayesi ve hedefi nedir?" sualinize geçebiliriz. İmam-ı Azam Ebu Hanife (rh.a), fıkhı şöyle tarif etmiştir: Fıkıh, mükellefin lehinde ve aleyhinde olan şeyleri bilmesidir. İslami hükümleri, delilleriyle birlikte tafsili olarak bilen ve mucibince amel eden kimseye fakih denilir. İmam Burhanüddin Ez Zernuci, "Fıkıh ilmi; dünya ve ahiret saadetiyle ilgili ilimlerin inceliklerini bilmektir"(4) diyerek, bir inceliğe işaret etmiştir. Beyanların tasnifi ve mahiyetiyle ilgili sualinize gelince: İmam-ı Şafii (rh.a), "Mana yönünden esasları birleştirmekte ve fer'i meseleleri tasnif etmekte kullanılan genel isme beyan denir. Allahu Teala (cc), Kitab'ında, 'kulluklarında ölçü alsınlar' diye açıkladığı beyanlar, birkaç şekilde tezahür etmektedir. Birincisi: Kullarına muhkem nasslarla açıkladığı beyanlardır. Bütün farzlar bu gruba dahildir. Mesela: İnsanlar namaz, zekat, hacc ve oruçla yükümlüdürler. Açık ve gizli her türlü fuhuş kendilerine haram kılınmıştır. Şarap, leş, kan, domuz eti ve zina hakkındaki hükümler de nassla sabit olmuştur. Abdest farzının keyfiyeti hakkındaki hüküm de aynıdır. İkincisi: Farz olduğu hususuna Kitab'ında hükmederek, keyfiyetini (nasıl eda edileceğini) Resul-i Ekrem (sav)'in lisanıyla açıkladığı beyanlardır. Namazların sayısı, rek'atları, nasıl kılınacağı, zekatın miktarı ve ne zaman verileceği gibi hükümler böyledir. Üçüncüsü: Hakkında zahiri nassın bulunmadığı birtakım farzların Resul-i Ekrem (sav) tarafından beyan edilmesidir. Zira; Allahu Teala (cc), Kitab'ında, Resulullah (sav)'a itaat etmemizi ve yasakladığı şeylerden sakınmamızı emretmiştir. Resul-i Ekrem (sav)'in emir ve nehiylerini kabul etmek, aynı zamanda Allahu Teala (cc)'nın bir farzını tasdik etmektir. Dördüncüsü: Allahu Teala (cc)'nın talebini kullarının ictihadına bıraktığı ve diğer şeylerde olduğu gibi, bununla da imtihan ettiği beyanlardır"(5) diyerek, beyanın tasnifini ve mahiyetini izah etmiştir. Muhkem nasslarla sabit olan hükümlerde; her Müslümanın "İşittim ve itaat ettim" demesi ve mucibince amel etmesi zaruridir. Hakkında Kitap ve Sünnet'te hüküm bulunmayan konularda, sahabe-i kiramın icmasıyla amel edilmesi Sünnet'le sabittir. Resul-i Ekrem (sav)'in, "Size Allah (cc)'ın Kitab'ında bir delil bulunursa, onunla amel etmeniz gerekir. (O hükmü) Terk etme hususunda hiç kimsenin özrü olamaz. Şayet Allahu Teala (cc)'nın Kitab'ında yoksa, o zaman geçerli Sünnet'e müracaat etmeniz gerekir. Bu babda benden bir Sünnet yoksa, ashabımın söyledikleriyle amel edilir. Şüphesiz benim ashabım gökteki yıldızlar mesabesindedir. Hangisinin kavli ile amel etseniz, hidayeti bulursunuz. Ashabımın ihtilafı sizin için rahmettir"(6) buyurduğu malumdur. Hakkında nass bulunmayan konularda; hakikati tesbit için gayret sarfeden müctehidin, hata etse bile (niyeti sebebiyle) sevap kazanacağı da Sünnet'le sabittir. Usul uleması, "İctihad, ictihadı nakzedemez" hükmünde ittifak etmiştir. Müctehidde aranan vasıflara haiz olmayan bir mükellef; zaruret sebebiyle, bir müctehide tabi olmak durumundadır. Her amelini Allahu Teala (cc)'nın rızası için eda eden ve daima O'nun murakabesi altında olduğunu bilen bir mükellefin, fuzuli tartışmalarla meşgul olması caiz değildir. Bahsettiğiniz tartışmalar, mir'a ve cedel hastalığının tabii neticesidir. Halife Ömer b. Abdülaziz (rh.a), "Kim dinini münakaşalara hedef yaparsa, çok sık görüş değiştirir"(7) diyerek, bir inceliğe işaret etmiştir. Meselenin özü budur. Birbirimize dua edelim.
(1) İmam-ı Şatibi- El İti'sam- Beyrut: 1986, C: 1, Sh: 305; Ayrıca İmam-ı Kurtubi- El Camii li Ahkami'l Kur'an- Kahire: 1967, C: 6, Sh: 62. (2) Ebu Said Muhammed El Hadimi- Şerhu Mecami- İst: 1305, Sh: 329. (3) Ali Haydar Efendi- Şerhu Mecelleti'l Ahkam- İst: 1314, C: 1, Sh: 102. (4) İmam Burhanüddin Ez Zernuci- Ta'limü'l Müteallim- İst: 1980, Sh: 27. (5) İmam-ı Şafii- Er Risale- Kahire: 1979 (2 bsm), Sh: 21-22, Madde: 53-59. (6) İbn-i Abidin- Reddü'l Muhtar Ale'd Dürri'l Muhtar- İst: 1982, C: 1, Sh: 84. (7) Sünen-i Darimi- İst: 1401, C: l, Sh: 91, K.Mukaddeme: 29
TÜRK MÜSLÜMANLIĞI
SORU: "Bazı gazetelerde yer alan haberlere göre, Türkiye'ye mahsus yeni bir İslâm projesi geliştirilmektedir. Bazı çevrelerin "Türk Müslümanlığı" adını verdikleri bu proje, bütün dünyaya ihraç edilecektir. (..) Geçtiğimiz hafta, posta kutuma atılan bir broşürü aldım. Bu broşürün girişinde: "Türkler'in korkuya değil, sevgiye dayanan din anlayışı, İslâm'ın özüne uygundur. Müslümanların tıpkı asr-ı saadette olduğu gibi, Kur'an-ı Kerim'i ve aklı esas almaları gerekir. Mezhep kültürü ve taassubu, Müslümanları birbirlerinin kurdu haline getirmiştir. Hakikat tek olduğuna göre; Müslümanların ittifakları rahmete, ihtilâfları ise azaba vesiledir. Arapların fıkıh kültürü, Müslümanların meselelerini çözemez" denilmektedir. (..) Asr-ı saadette mezhep yok mudur? Mezheplerin kaynağı ictihadi meseleler ise, asr-ı saadette ictihad yapılmamış mıdır?"
CEVAP: Bütün müctehid imamlar; Peygambere (sav) itaatin farz, O'na muhalefet etmenin haram olduğunda ittifak etmişlerdir. Bu ittifakın delili şu Âyeti-i Kerime'dir: "Allah ve Resûlü bir işe hükmettiği zaman; gerek mü'min olan erkek, gerek mü'min olan kadın için (o hükme aykırı olarak) işlerinde kendilerine muhayyerlik yoktur. Kim Allah'a ve Resûlüne isyan ederse, muhakkak ki apaçık bir sapıklıkla yolunu sapıtmıştır." (El Ahzab Sûresi: 36.) Muhkem nassların tamamı, her Müslüman için bir rahmet ve hüccettir. Mevrid-i nassda ictihada mesağ yoktur. (1) Bu tesbitten sonra "Asr-ı saadette mezhep yok mudur?" sualinize geçebiliriz. Resûl-i Ekrem (sav)'in insanlara; hem kitabı, hem hikmeti öğrettiği malûmdur. Kur'ân-ı Kerîm'de meâlen: "Allah, onların içinden kendilerine âyetlerini okur, onları tertemiz yapar, onlara kitabı ve hikmeti öğretir bir peygamber göndermekle in'amda bulundu. Halbuki onlar daha önce apaçık bir dâlalette idiler" (Al-i İmran Sûresi: 164) hükmü beyan buyurulmuştur. Faydalı olan her ilim, hikmet kavramının muhtevasına dahildir. Resûl-i Ekrem (sav)'in ictihad ettiği ve ashabına ictihad usûllerini öğrettiği sabittir. (2) Hülâfa-i Raşidiyn döneminde, ihtilâfları çözmekle vazifeli olan kadı'lar; hakkında nass bulunmayan ihtilâflı meseleleri, ictihad ederek çözmüşlerdir. Resûl-i Ekrem (sav)'in: "İctihadı ile hükmeden kadı isabet ederse iki sevap alır. İctihadı ile hükmedip hata ederse bir sevap alır" (3) müjdesine dayanan, bir genişlik sözkonusudur. İhtilâf ahlakına sahip olan müctehid imamların; birbirlerini tekzip etmek için değil, hakikati tesbit için gayret sarfettikleri malûmdur. Zira usûl uleması "İctihad, ictihadı nakzedemez" hükmünde ittifak etmiştir. Dolayısıyle "Arapların fıkıh kültürü, Müslümanların meselelerini çözemez" iddiasını ortaya atanların, bahsettikleri meselelerini çözmeleri zaruridir. Zira gayr-i meşrû asabiyet (ırkçılık) hastalığı, anomi felâketine vesile olabilir. Meselenin özü budur. Birbirimize dua edelim.
(1) Ebu Said Muhammed El Hadimi- Menafiû'd Dekayik fi Şerhi'l Mecami'l Hakayik- İst:1305 Sh: 329, Ayrıca Mecelle-i Ahkam-ı Adliyye- Madde:14. (2) İmam-ı Serahsi- El Mebsut- Beyrut: ty C: 16 Sh: 76 vd. Ayrıca İmam Ebûbekir El Cessas- Ahkamû'l Kur'an- Beyrut: 1335 C: 2 Sh: 212 vd. (3) İmam-ı Şafii- Er Risale- Kahire: 1979 (2. basım) Sh: 494 Madde: 1409.
İLHAN SELÇUK Cumhuriyet
Hocafendi Müslümanlığı...
Müslümanlıkta imamın Hıristiyanlıktaki papaz gibi özel bir konumu yok!.. Ehil olan herkes imam olabilir... Sağlıklı Müslüman erkek, namaz kıldıracak kadar din bilgisi varsa, gerektiğinde imamlık yapabilir... İslamda mizah her alanda geçerli olduğundan, imam üzerine çeşitli deyişler türetilmiştir: - İmam yellenirse cemaat sıçar.. - İmamın kayığı.. (tabut) - İmam suyu.. (rakı) - İmamın dört çiftesine binmek.. (ölmek) İslamda imamın öteki Müslümanlar arasında hiçbir imtiyazı yoktur; ama, kimi zaman imam sözcüğü önder ya da lider anlamında da kullanılır... *** Ya Hoca?.. Günümüz Türkiyesi'nin en çarpıcı yanı ne?.. Maşallah bizim kendine özgü Müslümanlığımızda hocadan geçilmiyor... Kısaltarak söyleniyor: - Hocafendi... Ne kadar tarikat ve cemaat varsa, o kadar hocafendi var... En ünlüsü Fethullah Hocafendi .. Hocafendiler İslamı parsellemişler.. Her biri lider.. Ne lideri?.. *** Aklı başında, sağlıklı, yetişkin, okuduğunu anlayan bir Müslüman, hocafendiye neden kapılansın?.. Bir Müslümanın imamla alışverişi olabilir... Hocafendiyle işi ne?.. İslamı zavallı kişilere pazarlayan tarikat ve cemaat piyasasında türeyen hocafendiler arasında en ünlü tezgâhtar Fethullah Gülen... Nedir marifeti?.. İki marifeti var: Birincisi Hazreti İsa gibi mazlum rolü oynamak... İkincisi para!.. Türkiye'nin en büyük şirketini Fethullah Hocafendi kurdu... * Yakında Anadolu Müslümanlığının tümü tarikat ve cemaatler tarafından parsellenecek... Tövbe estağfurullah İslamı paraya tahvil eden hocafendiler çok partili rejimin patronlarına dönüştüler... "Türkiye usulü demokrasi" de tarikat ve cemaatlerin borusu ötüyor.. * Peki, tarikat ve cemaate kapılanmayan Müslüman yok mu?.. Var... Onlara da "özgür Müslüman" deniyor... Ama 'özgür Müslümanlar' örgütlü olmadıklarından boruları ötmüyor... o
İLMİ DELİLLERİN KEYFİYETİ VE USUL-İ FIKIH
Kullanıcı
225 Mesaj - Mücahit
İLMİ DELİLLERİN KEYFİYETİ VE USUL-İ FIKIH
Mektubunuzda, "Ben Belçika'da doğan ve ikinci kuşaktan olan Müslüman bir gencim. Daha dört yıl öncesine kadar; sordukları zaman Müslüman olduğumu söylüyordum, fakat İslam'ı bilmiyordum. Bazı hadiseler uyanmama vesile oldu. (...) İslam'ı öğrenmek için bulabildiğim eserleri okuyorum ve sohbetlere iştirak ediyorum. Bir sohbette, 'Selefi' olduğunu söyleyen birisi, 'Biz sadece Kur'an-ı Kerim'i ve sünneti esas alırız. İcma-i ümmet ve kıyas-ı fukahanın delil olup-olmadığı konusu tartışmalıdır. Bize göre delil değildir. Mezhepler sonradan çıkmıştır' iddiasını ortaya attı. (...) Bazı kaynaklarda; ilmin haber-i sâdık, duyu organlarının faaliyetleri ve akıl yürütme yoluyla elde edilebileceği belirtilmektedir. Edille-i erbaa, bu tasnife uygundur. (...) Kur'an-ı Kerim'de icma-ı ümmetin ve kıyas-ı fukahanın, delil olduğuna dair nass var mıdır? Bir müçtehide tâbi olmak meşru mudur, değil midir?" diyorsunuz.
CEVAP: Mektubunuzu özetlemeye gayret ettim. İslam alimleri ilmin; haber-i sadık, duyu organlarının faaliyetleri ve akıl yürütme yoluyla elde edileceğinde ittifak etmişlerdir.(1) Allah-ü teala (cc)'nın kitabında ve Resul-i Ekrem (sav)'in sünnetinde yer alan her hüküm, bütün mü'minler için bir rahmettir. Zira kat'i nass ile sabit olan hükümler, hakikatin ifadesinden ibarettir. İslam ulemasının, "Mevrid-i nass'da ictihada mesağ yoktur"(2) hükmünde ittifak ettiği malumdur. Müslümanların meselelerini müzakere ederken, usule riayet etmeleri zaruridir. İmam-ı Şafii (rha), "Kat'i bir nassa dayanmadan veya içtihad etmeden bir söz söylemek günaha çok yakındır. Allah-ü teala (cc) Peygamberimizden başka hiç kimseye; ilmi bir delile dayanmadan din hususunda herhangi bir söz söyleme hakkı tanımamıştır. İlmi delil ise; kitap, sünnet, icma, asar ve mahiyeti beyana gayret ettiğim kıyas-ı fukahadır"(3) diyerek, bir inceliğe işaret etmiştir. Bu kısa girişten sonra; "Kur'ân-ı Kerim'de icma-ı ümmetin ve kıyas-ı fukahanın, delil olduğuna dair nass var mıdır? sualinize geçebiliriz. Kur'an-ı Kerim'de, "Kim kendisine doğru yol (hidayet) apaçık belli olduktan sonra Peygamberden (ona muhalefet ederek) ayrılıp, mü'minlerin yolundan başkasına uyup giderse, onu döndüğü o yola döndürürüz. (Fakat ahirette) Kendisini cehenneme koyarız. Orası ne kötü bir yerdir" (En Nisa Suresi, 115) hükmü beyan buyurulmuştur. İmam-ı Zemahşeri, "Bu ayet, icma-ı ümmet'in delil olduğunun işaretidir. Zira Allah-ü teala (cc), Peygamber'e muhalefet ile mü'minlerin yolunun dışında bir yol tutmayı aynı mahiyette saymıştır. Cezalarını da eşit tutmuştur"(4) diyerek, bir inceliğe işaret etmiştir. İcma-ı ümmet, şer'i bir delildir. Selefi olduklarını söyleyen ve "Biz Kur'an-ı Kerim'i ve sünneti esas alırız" diyen kimseler; kıyas-ı fukahayı (içtihadı) da delil olarak kabul etmek zorundadırlar. Zira içtihadın meşruiyeti, Allah-ü teala (cc)'nın kitabında ve Resul-i Ekrem (sav)'in sünnetinde mevcuttur. Kur'an-ı Kerim'de, "Ey iman edenler!.. Siz ihramlı iken av öldürmeyin. İçinizden kim bunu bilerek yaparsa (üzerine) öldürdüğü o hayvanın benzeri bir ceza vardır ki, Kâbe'ye ulaşmış bir kurbanlık olmak üzere, bunu içinizden adalet sahibi iki kimse hüküm (ve takdir) edecektir..." (El Maide Suresi, 95) hükmü beyan buyurulmuştur. Bu ayet-i kerimede geçen "Misl" kelimesi; fıtri olarak bir hayvanın bedeniyle, yakın benzerlik halinde olan diğer bir hayvanı ifade etmektedir.(5) Bu cezanın, adil iki kimsenin içtihadına bırakıldığı nass ile sabittir. Resul-i Ekrem (sav)'in içtihad yaptığı ve sahabesini içtihada teşvik ettiği bilinmektedir. Mesela: Hz. Muaz b. Cebel (ra)'i Yemen'e vali olarak gönderirken, "Ya Muaz!.. Bir hâdise ile karşılaşırsan nasıl hüküm vereceksin?" diye sormuştur. Hz. Muaz, "Allah-ü teala (cc)'nın kitabı ile yâ Resulallah" diye cevap verir. Resul-i Ekrem (sav) devamla, "Ya o hâdisenin hükmünü kitapta bulamazsan?" diye sorar. Hz. Muaz (ra), "Allah'ın Resulü'nün sünnetine müracaat ederim" diyerek cevap verir. Bunun üzerine Resul-i Ekrem (sav), "Allah-ü teala (cc)'nın kitabında ve benim sünnetimde de o hâdisenin hükmünü bulamazsan, nasıl hüküm verirsin?" diye sorunca, Hz. Muaz, "O zaman kendi içtihadımla hüküm veririm"(6) demiştir. Bu cevaplar Resul-i Ekrem (sav)'i memnun etmiş, Hz. Muaz'ın göğsüne mübarek ellerini koyarak, "Resulullah'ın elçisini, Resulullah'ı hoşnud edecek şeye muvaffak kılan Allah-ü teala (cc)'ya hamdolsun" diye duada bulunmuştur. Bu hadis-i şerif'in, bir cemaat tarafından rivayet edildiği sabittir. Bir Müslümanın, herhangi bir müçtehidin şer'i delillerden çıkardığı hükümlerle amel etmesi de meşrudur. Zira Kur'an-ı Kerim'de, "Bilmiyorsanız zikir ehlinden sorunuz" (En Nahl Suresi, 43) emri verilmiştir. Bir Müslümanın, bilmediği herhangi bir meseleyi ilim ehline sorması, hükmünü ve keyfiyetini öğrenerek amel etmesi zaruridir. Meselenin özü budur. Birbirimize dua edelim.
(1) İmam Ebu Muin En Nesefi- Bahru'l Kelam- Konya: 1977 Sh: 15 vd. (2) Ebu Said Muhammed El Hadimi- Şerhu Mecami- İst.: 1305 Sh: 329. (3) İmam-ı Şafii- Er Risale- Kahire: 1979 (2. Bsm.) Sh: 508, Madde: 1467-1468. (4) İmam-ı Zemahşeri- El Keşşaf- Kahire: 1351 C: 1, Sh: 563 vd. (5) İmam-ı Şafii- Age: Sh: 39, Madde: 118. (6) İmam Ahmed b. Hanbel- El Müsned- İst.: 1401 C: 5, Sh: 230, 236, 242. Ayrıca Sünen-i Tirmizi- K.Ahkam: 3, Sünen-i Ebu Davud, Sünen-i Darimi
TEKLİFLERİ DİNLEME EDEBİ VEYA İHTİLAF AHLÂKI
Mektubunuzda: "Ben bir üniversite öğrencisiyim. Çevremde değişik usulleri savunan Müslümanlar vardır. Birinin takva yolu diye tavsiye ettiğini, diğeri reddedebiliyor.(...) Bazı kardeşlerimizin iddiaları şöyledir: "Peygamberimiz, bizlere Kur'an ve Sünnet'i emanet olarak bırakmış ve bunlara sarıldığımız müddetçe dalalete düşmeyeceğimizi haber vermiştir. Demek ki, Müslümanlar ancak Kur'an ve Sünnet'te birleşebilirler. Herhangi bir mezhepte veya meşrepte birleşmeleri mümkün değildir."(...) Bazıları ise, "Kur'an ve Sünnet'te yer alan hükümler sınırlı, insanların ihtiyaçları ise sınırsızdır. Ulemanın benimsediği, "İctihad, ictihadı nakzedemez" kaidesi, ihtilafları çoğaltmak için değil, insanların problemlerini çözerken her ihtimali değerlendirmek içindir" diyerek, farklı bir yorum getiriyorlar. (...) Fıkıh usulü açısından, bu iki farklı iddianın da doğru olması mümkün değil midir? Bu tartışmaların temelinde yatan duygu, birbirlerine karşı galip gelme ihtirası mıdır?" diyorsunuz.
CEVAP: Mektubunuzu özetlemeye gayret ettim. Her Müslümanın, Kur'an-ı Kerim'de ve Resul-i Ekrem (sav)'in Sünneti'nde yer alan bütün hükümlerin, "mutlak hakikat" olduğuna iman etmesi farzdır. Bu teslimiyetleri sebebiyle kendilerine, "Müslüman" vasfı verilmiştir. İmandan sonra en önemli farz ise, ilim öğrenmektir. İmam-ı Serahsi: "Şüphesiz ki, Allahu Teala(cc)'ya imandan sonra, en kuvvetli farzlardan birisi de ilim öğrenmektir. Bir Hadis-i Şerif'te, 'İlim öğrenmek her müslüman erkek ve kadın üzerine farzdır' buyurulmuştur. İlim, aynı zamanda peygamberlerin bıraktığı bir mirastır"(1) diyerek, bu inceliğe işaret etmiştir. Her Müslüman, Allahu Teala(cc)'nın razı olacağı amelleri eda etmek ve kul hukukuna tecavüzden şiddetle kaçınmak mecburiyetindedir. Mü'minlerin, "ya hayır konuşmaları, ya susmaları" Sünnet'le sabit olduğu gibi, kardeşlerinden gelen tekliflere kulak vermeleri de nass ile sabittir. Zira, Kur'an-ı Kerim'de, "Onlar söze (dikkatle) kulak verirler de, onun en güzeline uyarlar. İşte, bunlar Allah'ın kendilerine hidayet ettiği kimselerdir. İşte, bunlar temiz akıl sahipleri olanların ta kendileridir" (Ez- Zümer Suresi: 18) hükmü beyan buyurulmuştur. Mü'minlerin vasıflarından birisi de, "tekliflere kulak vermek ve o tekliflerin en güzeline uymak" şeklinde ifade edilmiştir. İmam-ı Şafii (rh.a): "Bir meselede muhalif olan (farklı düşünen) kimse de dinlenir. Çünkü, bu fiilde, gafletin ortadan kaldırılması ve hakikatin ortaya çıkması için yerinde tesbit vardır"(2) diyerek, önemli bir inceliğe işaret etmiştir. Usul-ü fıkıh uleması, ihtilafı; "Hakkı tahkiken tesbit ve batılı iptal niyetiyle, iki muarızın şer'i delil getirmesidir" şeklinde tarif etmiştir. Bu gayret, Kıyamet'e kadar devam edecektir.
Tarih boyunca İslam alimleri, hakkında kat'i nass bulunan meselelerde ihtilafa düşmemişlerdir. Genel kaide, "Mevrid-i nassda ictihada mesağ yoktur"(3) şeklinde ifade edilmiştir. Hakkında nass bulunmayan konularda, ilim ehlinin ictihad etmesi zaruridir. "İctihadın, ictihadı nakzedemiyeceği" kaidesi, insanların tercih hakkına saygı göstermeyi (edebi) ön plana çıkarır ve gayr-i meşru olan sebeb asabiyetini önler. Bazı çevrelerin dillerinden düşürmediği, "Kur'an ve Sünnet'te birleşelim" sloganı, gerçekten cazip bir slogandır. Ancak "Kur'an ve Sünnet'te birleşmeleri" talep edilen insanlar, Müslümanlar ise zaten birleşmişlerdir. Zira, Kur'an ve Sünnet'i inkar eden kimseye "Müslüman" denilemez. Eğer bu sloganla Müslümanların dışındaki insanlara bir teklif götürülüyor ise, önce onlara Allahu Teala (cc)'ya iman etmelerini teklif etmek gerekir. Sünnet ile sabit olan budur. Resul-i Ekrem (sav), Hz. Muaz (ra)'ı Yemen'e vali olarak gönderirken şöyle buyurmuştur: "Sen ehl-i kitap bir kavmin yanına gidiyorsun. Onlara önce, 'Allah'tan başka ilah olmadığına ve benim O'nun Resulü olduğuma' şehadet etmelerini tebliğ et. Eğer, senin bu davetini kabul ederlerse, kendilerine bildir ki, Allahu Teala (cc) onlara her gün ve her gecede beş vakit namazı farz kılmıştır. Bu hususta da sana itaat ederlerse, onlara bildir ki, Allahu Teala (cc), kendilerine zekatı farz kılmıştır. Bu, onların zenginlerinden alınacak, fakirlerine verilecektir"(4) Şimdi, meselenin diğer bir boyutuna geçebiliriz: Hz. Ali (ra)'nin, "Hakkında kat'i nass bulunmayan konularda nasıl hükmedebiliriz?" sualine Resul-i Ekrem (sav): "Mü'minlerden ilim ve takva sahiplerini toplayıp istişare ediniz. Bir kişinin reyine göre hüküm vermeyiniz"(5) tavsiyesinde bulunmuştur. İstişarenin söz konusu olduğu yerde, farklı tekliflerin ve reylerin gündeme girmemesi mümkün değildir.
Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Fıkıh usulü tam bir hazinedir ve insanlığın her problemini çözebilecek derecede gelişmiştir. Farklı eğilimlerdeki müslümanlar, ihtilaf ahlâkına ve edebine riayet ederlerse, birbirlerinden istifade edebilirler. Meselenin özü budur. Birbirimize dua edelim.
(1) İmam-ı Serahsi- El Mebsut- Beyrut: ty C: 1, Sh: 2. (2) İmam-ı Şafii- Er Risale- Kahire: 1979 (2 Bsm), Sh: 510, Madde: 1473. (3) Ebu Said Muhammed El Hadimi- Şerhu Mecami - İst:1305, Sh: 329. (4) İbn-i Hümam-Fethu'l Kadir-Beyrut: 1315, C:2, Sh: 19; Sahih-i Buhari- C: 8, Sh: 164; İbn-i Abidin- Reddü'l Muhtar Ale'd Dürri'l Muhtar- İst:1983, C: 4, Sh: 168. (5) İbn-i Abdi'lberr- Camiu'l Beyani'l İlm- Kahire: 1346, C: 2, Sh: 59
FIKIH İLMİNİN ESASLARI - BEYAN MESELESİ
Kullanıcı
225 Mesaj - Mücahit
FIKIH İLMİNİN ESASLARI - BEYAN MESELESİ
Mektubunuzda: "Kitap ve Sünnet'te yer alan hüküm ile ictihada dayanan bir hükmün aynı değerde olmadığını biliyoruz. Beyan açısından, farklı keyfiyeti haiz hükümler vardır. (...) Teşri açısından beyanların mahiyetini ve tasnifini izah eder misiniz? Hükümlerin dereceleri nedir? (...) Bu konuları, ulu orta tartışmanın vebali var mıdır?" diyorsunuz.
CEVAP: Mektubunuzu özetlemeye gayret ettim. Resul-i Ekrem (sav)'in, "Size Allah'ın (cc) kitabında bir delil bulunursa, onunla amel etmeniz gerekir. Terk etme hususunda hiçkimsenin özürü olamaz. Şayet, Allahu Teala (cc)'nın kitabında yoksa, o zaman geçerli sünnete müracaat etmeniz gerekir. Bu babta, benden bir sünnet yoksa, ashabımın söyledikleriyle amel edilir. Şüphesiz benim ashabım gökteki yıldızlar mesabesindedir. Hangisinin kavli ile amel etseniz, hidayeti bulursunuz. Ashabımın ihtilafı sizin için rahmettir"(1) buyurduğu malumdur. İmam-ı Şafii (rh.a), beyanların mahiyeti ile ilgili olarak şöyle demiştir: "Mana yönünden esasları birleştirmekte ve fer'i meseleleri tasnif etmekte kullanılan genel isme 'beyan' denir. Allahu Teala (cc)'nın kitabında, insanlar kulluk konusunda ölçü alsınlar diye açıkladığı beyanlar, birkaç şekilde tezahür etmektedir. Birincisi: Kullarına kat'i farz olarak yaptığı beyanlardır. Bütün farzlar bu gruba dahildir. Mesela; insanlar namaz, zekat, hacc ve oruçla yükümlüdürler. Açık ve gizli her türlü fuhuş kendilerine haram kılınmıştır. Şarap, leş, kan, domuz eti ve zina hakkındaki hükümler de nass ile sabit olmuştur. Abdest farzının keyfiyeti hakkındaki hüküm de aynıdır. İkincisi: Farz olduğu hususuna kitabında hükmederek, keyfiyetini (nasıl eda edileceğini) Resul-i Ekrem (sav)'in lisanı ile bildirdiği beyanlardır. Namazların sayısı, rek'atları, nasıl kılınacağı, zekatın miktarı ve ne zaman verileceği gibi hükümler böyledir. Üçüncüsü: Hakkında zahiri nassın bulunmadığı bir takım farzların Resul-i Ekrem (sav) tarafından beyan buyurulmasıdır. Zira, Allahu Teala (cc) kitabında; Resulullah'a (sav) itaat etmemizi, yasaklarından sakınmamızı emretmiştir. Resul-i Ekrem (sav)'in emir ve nehiylerini kabul etmek, aynı zamanda Allahu Teala (cc)'nın bir farzını tasdik etmek manasınadır. Dördüncüsü: Allahu Teala (cc)'nın talebini kullarının ictihadına bıraktığı ve diğer şeylerde olduğu gibi, bununla da imtihan ettiği beyanlardır."(2) Herhangi bir meseleyi müzakere ederken bu dört çeşit beyanın dikkate alınması gerekir. Kat'i nasslarla sabit olan hükümler, hakikatin ifadesidir. Fukaha, "Mevrid-i nass'da ictihada mesağ yoktur"(3) hükmünde ittifak etmiştir. Hesap gününe hazırlanan Müslümanlar, fuzuli tartışmalardan uzak durmalıdırlar. Halife Ömer b. Abdülaziz (rh.a): "Kim dinini münakaşalara hedef yaparsa, çok sık görüş değiştirir"(4) diyerek, fuzuli tartışmaların insanları mükezzip durumuna düşüreceğini belirtmiştir. Meselenin özü budur. Birbirimize dua edelim.
(1) İbn-i Abidin-Reddü'l Muhtar Ale'd Dürri'l Muhtar-İst: 1982, C: 1, Sh: 84. (2) İmam-ı Şafii-Er Risale-Kahire: 1979 (2. bsm), Sh: 21-22, Madde: 53-59. (3) Ebu Said Muhammed El Hadimi-Şerhu Mecami-İst:1305, Sh: 329. (4) Sünen-i Darimi-İst: 1401, C: l, Sh: 91, K.Mukaddeme: 29 HADİM TARİHİ : İlçe merkezinin tarihi antik dönemlere kadar uzanır. Çevresinde Bizans ve Roma dönemlerine ait birçok yerleşim kalıntıları mevcuttur. 1071 Malazgirt savaşından sonra Anadolu’ya yayılarak, Kara Hacı Mustafa Efendi başkanlığındaki bir aşiret, Hadim’in bulunduğu yere yerleşmişlerdir. Anadolu’ya geliş sürecimizde gerek merkezinde gerekse çevresinde yerleşen oğuz boyları, bölgeyi kısa sürede sosyo-kültürel açıdan tam bir Türk yöresi haline getirmişlerdir. Osmanlı Devleti zamanında bir çok din aliminin yetiştiği bir yer durumuna gelen ilçemize Hadim ve Köyleri Kültür Dayanışma Derneği Banka Hesap Numarası : İş Bankası – 1073 – 07307028 ________________________________________ Hadim'in Kurulmasi ve Tarihi Gelisimi
12 02 2007 1. Hadim kelimesinin manası ve menşei :
Hadim : Tekkenin ihtiyaçlarını karşılayan ve sufilere hizmet eden kişi anlamına gelmektedir. Hadimiler, tekke ve zaviyelerin işlerini görüp gözettikleri için kendilerine nakip de denilmiştir. Hadim kelime anlamı yukarıda da görüldüğü gibi kendini Tanrıya ve bilime adamışlara hizmet eden kişi manalarını ifade etmektedir.Hadim kelimesinin manasından yola çıkan bir çok insan , “Hadim” isminin ,Ebu Said Muhammet Hadimi Efendiden aldığını zan ederek yanılgıya düşmektedir. Oysa İlçemizin tarihi Selçuklular dönemine kadar gitmektedir. Ebu Said Muhammet, Hadim ilçesinde doğduğu için “Hadimli” manasında “Hadimi” mahlası ile ünlenmiştir. ( tanınmıştır.) Bu karışıklığa son verebilmek ve için Hadimin kurulmasına ve tarihi gelişmesine göz atalım. 2. Hadim'in Kurulması : Hadim ve Yöresinde yerleşme Paleolitik döneme kadar inmektedir. Bu devirlerde hadim yöresinde Korualan'da Yalnızkaya, Bolat deresinde Kaya mezar örneğinde olduğu gibi bir çok mağara ve kaya evler barınak olarak kullanılmıştır. Antik İsaura bölgesi içerisinde yen alan Hadim ve çevresinde Bolat köyünün 7 Km mesafede Astra antik kenti, Dülgerler köyünde Artana da antik kenti İğdeören'de yine büyük bir askeri üs yer almaktaydı. Hadim bölgesinde bu yerleşim yerlerine ait yüzlerce eser yer alması antik çağdaki yerleşim hakkında önemli bilgiler vermektedir. Hadim Bölgesi Selçuklular Döneminde Türk hakimiyetine geçmiştir.Bu döneminde, Büyük Selçuklu imparatorluğundaki iktidar mücadelesinden bıkan Türkmenler ile Moğolların baskısından kaçan diğer Türk boyları ve Anadolu da boş toprakların bulunduğunu öğrenen üst yurt sakinleri akın akan Anadolu'ya gelmeye devam etmişlerdir. Orta Asya'dan Türkistan, Buhara, Horasan ve Azerbaycan yörelerinden Anadolu Selçuklu Devletinin başkenti Konya'ya akın eden bu binlerce konar göçer oymak sakinleri, sistemli bir şekilde iskan edilmişlerdir. Selçuklular Türkmenleri iskan ederken bir bey yada boy altında birleşip ,kendilerine rakip olabilecek bir teşekkülün önüne geçmeye çalışmışlardır. İskan hareketinde belli başlı birkaç yol izlenmiştir. Bu iskan politikası Selçuklular ,Karamanoğulları ve Osmanlılarda hemen hemen aynı şekilde uygulanmıştır. Hadim'in içinde bulunduğu bölge Karaman, Ermenek, Bozkır, Seydişehir ve Taşkent bölgelerine Türkler Selçuklular döneminde iskan edilmeye başlamıştır. Türkler, Bölgeye geldikleri zaman bölge genellikle boş ve ıssızdı. Toprakların büyük bir bölümü boş, kentler haraptı. Bunda VI. ve VII. Yüzyıllarda İran- Bizans arasında yapılan savaşlar ile daha sonraki dönemlerde Abbasi ve Emeviler dönemlerinde Bizans ile yapılan savaşlar etkili olmuştur. Kıbrıs ve Rodos gibi adalardan gelerek Alanya sahillerinden karaya çıkan korsanlar, Göksu Vadisi boyunca hareket ederek Beyşehir'e kadar olan bölgeyi yağma ediyorlardı.Yağma olayları ve küçük krallıklar arasında yapılan savaşların da etkisi ile nüfus çok azalmıştı . Karaman, Ermenek, Pirlevganda,( Taşkent ) Bozkır, Beyşehir gibi eski yerleşim yerlerinin merkezlerinde bir kale bulunuyor ve yerli halk bu kale içindeki evlerde yaşarlarken Türkler bu kaleye yakın ovalar ile su kenarlarında konar göçer hayat sürüyorlardı. Anayurttan gelen göçler hızlanınca bölgedeki Türk nüfusu artıp ve denge Türkler lehine bozulunca yerli halk bölgeyi terk etmeye başladı.Türkler boşalan yerlere veya eski ören yerlerine yerleşerek harabelerin yanında bulunan su kaynakları ve harabelerde yer alan yapı malzemelerinden yararlanmışlardır. Anadolu'daki birçok köy ya eski harabeler onarılarak yada bu örenlerin taşları kullanılarak yeniden yapılmıştır. Konar göçerler, köylerini kendileri kurup yaptıkları için kendi cemaat ve oymağının adını vermişlerdir.Türkiye de mevcut binlerce köyün taşıdığı isimler , Bu köylerin aynı ismi taşıyan boy ve oymaklar tarafından kurulduğunun delilidir. Hadim'in kuruluşunda da benzer durum yaşanmıştır.Türkistan'da aynı isimli bir şehir ismi olması Hadim'i kuran aşiretlerin Türkistan'ın Hadim Bölgesinden Anadolu'ya göç eden Türk oymakları tarafından kurulduğu düşüncesini güçlendirmektedir . Bozokların Yıldız Koluna mensup olan Afşar Türkmenlerinin ve Horasan Güney Azerbaycan Ovalarından Erzurum, Sivas, Gaziantep Maraş Sis, Kozan, Tarsus ,Silifke civarlarına kadar gelip sonraki yılarda önce Ereğli'yi sonra Ermenek'i ele geçirmeleri göz önüne alındığında Türkistan ovalarından da bölgeye oymak ve aşiretlerin gelebileceği muhtemeldir. Hadim bölgesinde Alaaddin Keykubat Döneminde ( 1220-1237) Antalya'nın fethi için hazırlanan büyük bir ordunun Konya, Çumra - Dinek – Belviran – Hadim - Taşkent güzergahını kullanarak Antalya'ya indiği göz önüne alındığı zaman bölgenin güvenli bir bölge olduğu ve Türklerin elinde bulunduğu anlaşılmaktadır. Yine Selçuklular döneminde Mevlana Hz.lerinin Taşkent'e kadar gelerek bölgeyi gezmesi pınarda su dolduran kadınlar ile konuşup dertlerini dinlemesi, Kadınların dokuma bezlerinden çok vergi alınmasından şikayetçi olmaları ve Mevlana Hz. Bu şikayetleri “ Çamınız kurumasın karınız farımasın suyunuz ılımasın ve bezinizden damga akçası alınmasın “ sözler ile saraya iletmesinin ardından bölgede dokunan dokuma bezlerine vergi muafiyeti getirilmesi bölgenin Selçuklular döneminde iskan edilmiş olduğunun ve bölgede bir çok ailenin yerleşik düzene geçip dokumacılık ile uğraştıklarının delilidir . Aşağı Hadim'i kuran konar göçer oymaklar,Bozkır Karacaardıç, Gülefler,kayacağıl bağcık,Erikler, Aşağı Mernek Dumanlar bölgelerinde konup göçerlerken Aşağı Hadim bölgesine gelip kendi istekleri ile iskan olmuşlardır. Zira bu köye iskan yapıldığına dair bir belge bulamadık. Aşağı hadim'i kuran ailelere , Bekir Efendiler, Süleyman Çelebiler, Kozanlar, Kadı oğulları, müminler, saraylı oğulları Musa Hocagil Yusuf kadılar İmamoğulları Hocaoğlu çalıklar gibi ailelerdir . Aile isimlerinden de anlaşılacağı üzere o döneme göre seçkin insanlar tarafından kurulmuştur. Bu durumda hizmet edenler manasına gelen Hadim ismini kurdukları köye vermelerini de açıklamaktadır. Ermenek, Pirlevgonda, Karaman, Konya isimleri antik çağda mevcut olan yerleşim yerleri isimlerinin zamanla değişime uğrayarak günümüze gelmesi sonucu ortaya çıkmış yabancı orijinli kelimelerdir. Hadim kelimesi ise böyle değildir. Hadim, ismi Aşağı Hadim köyüne verilen bir isimdir. Aşağı Hadim, Hadim ilçesini oluşturan dört mahalleden birinin ismidir ve en eski yerleşim yeri burasıdır. Aşağı Hadim Köyü, Antik harabelerin yer aldığı Kale önü mevkiine çok yakın olmasına ve kale önü mevkide su kaynağı bulunmasına rağmen köy, kale önü mevkiinde değil de Konya yolu girişinde yer alan tepenin yamacına kurulmuştur. Bu özel bir durumdur. Aşağı Hadim köyünün kuruluş tarihinin eski olmasına rağmen sonraki dönemlerde kurulduğunu düşündürmektedir.Zaten tahrir defterlerindeki kayıtlarda bu durumu teyit etmektedir.Osmanlı dönemine ait ilk kayıtlarında Hadim, Karaman'ın Aladağ Kazasına bağlı bir köy durumundadır. Osmanlı Devleti'nin Yükselme döneminde Aladağ Kazası'na bağlı bir köy olan Hadim'in II.Bayezid döneminde 1501 yılındaki tahmini nü¬ fusu 425 , Yavuz Sultan Selim zamanında 1518 tarihimde; 546, Kanuni Sultan Süleyman zamanında 1540 yılında; tahmini nü¬ fusu 463 tür ve bu dönemde Hadim de yaşayan halkın tamamı Müslüman olup gayrimüslim bulunmamaktadır . Bu seçkin insanlar, Hadim yöresinde Türklere ait en eski tarihi eser olan Aşağı Hadim camisini XIV yüzyılda inşa etmişlerdir. Yani bu camii bölge Karaman oğullarının elinde iken ve Ebu Said Mehmet Hadimi Hazretleri doğmadan yaklaşık 300 yıl önce inşa edilmiştir. Cami 1.500. kişiliktir. Taştan yapılmış ahşap oymalar ile süslenmiştir. Kullanılan malzeme, yapılan işçilik, ahşap oymaları, Aşağı Hadim köyünün eski ve kalabalık bir köy olduğu düşündürmektedir. Alaaddin Keykubat Döneminde (1220-1237) bölgede dokumacılık yapıldığı ve ahi teşkilatının dokunan bezlerden fazla vergi alındığı şikayeti göz önüne alındığı zaman ahi teşkilatı kurulacak kadar gelişmiş büyük bir cami yapılacak kadar nüfusa sahip bir yerleşim yeri olduğu ortaya çıkmaktadır. Selçuklular döneminde ikbal amacı ile Konya'ya bir çok ünlü sima gelmiştir. Bu ünlü simalardan Hazreti Mevlana, Seydşehri Kuran Seyit Harun bilinenlerdir. Hadimi hazretlerinin ataları da Buhara'dan Göç ederek Hadim Bölgesine yerleşmişlerdir.Karahacı Mustafa Efendinin hangi tarihte Hadim bölgesine yerleştiği net değildir. Fakat ilk yerleştikleri yer Bu günkü Taşkent'e bağlı Afşar kasabasının Karacasadık yöresidir. Karacasadık'a 1696 yılında yerleştikleri tahmin edilmektedir . Hadimi'nin ataları Buharadan kalabalık olarak gelmişlerdir.Kafilenin bir kısmı Alanya tarafına yerleşirken bir kısmı Karacasadık mevkiine yerleşmiştir.Karacasadık mevkiinde bir sure yerleşik olarak kalınmıştır. Aile bu bölgede iken Taşkente ikamet etmekte olan Taşkent müftüsü ün kız kardeşi Hediye hanım ile Kara Hacı Mustafa Efendi evlenmiştir . Bu evliliğin olabilmesi için ailelerin birbirlerini tanımaları gerekeceği göz önüne alındığında; Kara Hacı Mustafa Efendi'nin bu bölgede tanındığı ve belli bir süre bu bölgede ikamet edildiği ortaya çıkar. Ebu Sait Mehmet , Karahacı Mustafa Efendi ile Hediye hanımın evliliğinden dünyaya gelmiştir.Hediye hanım hamile iken “ Göbeğinden bir ağaç meydana geldiğini ve ağacın altın meyve verdiğini ve yere düşen meyvelerin halk tarafından kapış kapış toplandığı”şeklinde bir rüya eşine anlatmıştır. Rüyaya önem veren Karhacı Mustafa Efendi ile Hediye Hanımı yanına alıp yöreyi keşfe çıkarak rüyada görülen mekanı araştırmaya başlamıştır. Hadim Armağanlar bölgesine geldikleri zaman Hediye hanım heyecanla rüyada gördüğü yerin burası olduğunu eşine söyleyince Karacasadık bölgesinden Hadime göç edilmiştir.Bu yıllarda Hadim Aladağ kazasına bağlı küçük bir köydür. Fahr- i Rum Karahacı Mustafa efendi ile tanınmaya başlamıştır. Bu durum belgelere de yansımıştır. Arşiv belgelerine göre Hadim 1672 - 1738 döneminde Aladağ Kaza¬sının bir köyü olma özelliğini sürdürmüştür : 1653 yılına ait bir belgede ise Hadim kaza olarak kayıt edilmiştir. Hadim, 1810 yılına ait bir belgede "Pir-levganda-i Hadim" olarak kayıt yapılmıştır . 1843 yılında "Konya Sancağına tâbi Pirlevganda nâm-ı diğer(diğer adı) Hadim" şeklinde ifade edilmektedir .Bu belgeler,Karaman'ın Aladağ kazasına bağlı bir köy olan Hadim'in zamanla gelişerek kaza statüsüne kavuştuğu ve Pir-levganda'nın Hadim'e bağlandığı anlaşılmaktadır. Hadim'in belli bir tarihten sonra hızla gelişmesi Ebu Sait Mehmet Hadimi ile ivme kazanmıştır.
KAYNAKLAR: Komisyon, Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi ,1997,XV.C,s,23 Mükrimin Halil YİNANÇ , Türkiye Tarihi Selçuklular Devri , İstanbul 1944 , s. 164-165. Ahmet NACİ , Anadolu'da Türklere Ait Yer Adları , İstanbul 1928, s.92. Numan HADİMİOĞLU, Hadim ve Hadimliler Bibliyografyası,I.C . Ankara,1983.s.22. M .Ali KEMALOĞLU, Alanya Tarihi , Alanya, ( T.Y) s.,61. Mecmuat-ül Tevari-ul Mevleviye Konya, 1203.s.110. Mecmuadan alınan bilgiye göre bu olay, H 668 yılında yaşandığı ve Mevlana'nın 64 yaşında olduğu anlaşılmaktadır. HADİMİOĞLU age .s.,92. İzzet SAK, “ Osmanlı Döneminden Günümüze Hadim ” 7 nci Hadim Bağ Bozumu ve Turizm Şenlikleri Bildirisi,Hadim 1997.s 2-3. Konya Valiliği, Konya İl Yıllığı , 1967.s.186. Bkz. Hadimioğlu, Hadim ve Hadimliler Bibliyografyası,s,20. HADİMİOĞLU ,age .15. Konya Şer'iye Sicilleri No: 19/26-4,48/3-7 ve 54 / 329-2 KŞS.No: 27/271-1 KŞS.No 69/22-3. KŞS.No: 102/3-3 ve 102/6-2
KONYA TARİHİ
MEHMET VEHBİ EFENDİ
HADİM KAZAMIZIN TEMEL DİREKLERİNDENDİR.
Mevlana'dan...
Peygamber Efendimiz (S.A.V)in 21 Öğüdü
İnfakta Gizlilik
|